KÖŞELERDEN

Posted: December 5, 2010 in SEVDİKLERİM

Roman

Zülfü Livaneli – zlivaneli@gazetevatan.com

——————————————————————————–

Besteler yalnız yapılıyor, kitaplar yalnız yazılıyor.

Bir ürün vermenin olmazsa olmaz koşulu yalnızlık, çekilme, bir yerlere kapanma.

Bunu da en iyi yurt dışında sağlıyorsunuz.

Çevrede sizin diliniz konuşulmadığı ve Türkiye’de olup bitenler dünyayı çok fazla ilgilendirmediği için, kendi düşüncelerinize ve iç aleminize gömülme imkanı buluyorsunuz.

Ülkesinde yaşayan insan gündelik gerçeklerle sarmalanmıştır ama dışarıda kalan, ülkesini geçmişi ve geleceğiyle birlikte kavrar.

Ben de yazmakta olduğum yeni romana yoğunlaşmak için bir süre, ücra bir yere kapanacağım.

Ama yazılarımı göndermeye devam edeceğim.

Bir de 17 Aralık’ta Lütfi Kırdar’da Alman ve Macar müzisyenlerle vereceğimiz konser için iki günlüğüne geleceğim.

Bunun dışında ortalıklarda yokum.

Hıncal’ın sık sık tekrarladığı gibi ‘Abbas’ durumu!

***

Stefan Zweig, yaratmak için ‘çekilmenin’ şart olduğundan sık sık bahseder.

Gündemin içindeyken eser üretilmiyor.

Kafanızdaki dünyanın ve roman karakterlerinin, gerçek dünyadan daha ağır basması gerekiyor.

Çünkü bir roman milyonlarca ayrıntıyla ilerler; belli bir mimari tasarım ve mühendislik gerektirir.

Anlık heyecanlarla roman yazılamıyor. Çok uzun bir çaba sonucunda ortaya çıkıyor.

Ve anlatacaklarınızı sizden başka bilen birisi yok.

Hikayeyi, dramayı siz ilerleteceksiniz, karakterlere siz can verecek, onları siz davrandıracak ve konuşturacaksınız.

Bu da beyninizin sadece bu emeğe odaklanmasıyla oluyor.

***

Sürükleyici bir hikaye kurgusu ve unutulmaz karakterler yaratmak 19. Yüzyıl romanının en önemli özellikleriydi.

Bu yüzden kitleler, büyük romancıların kitaplarını bugünkü televizyon dizilerini izledikleri gibi heyecanla ve zevk alarak okurlardı.

Charles Dickens’ın fasiküller halindeki romanları Britanya’da fırtınalar yaratır, her yeni fasikül izdihama neden olurdu.

Rusya’da da durum böyleydi, Fransa’da da.

Hikayeyi önemsemeyen, unutulmaz karakterler yaratmayan ve yamalı bohça gibi her şey hakkında gevezelik eden post-modern edebiyat, okuyucuyu romandan soğuttu.

Çünkü zevk unsuru kaybolmuştu artık. Entelektüel iddiası olan romanlar güçlükle okunuyor, sonra da akılda ne bir karakter kalıyordu, ne bir sahne.

Bu yüzden popüler edebiyat denilen bir tür doğdu.

Milyonlarca satan bu tip kitaplar sadece eğlendiricilik özelliği taşıyor, herhangi bir insani derinlik kaygısıyla uğraşmıyordu.

Bana göre bu ayrım döneminin sonuna geliniyor yavaş yavaş.

Artık Jonathan Franzen, Philip Roth, Mario Vargas Llosa gibi önemli yazarlar, 19. yüzyıl büyük roman geleneğini sürdüren, dört başı mamur, deyim yerindeyse ‘roman gibi roman’ yazıyorlar.

Benim inandığım yol da bu.

Roman zevkle okunmalı, okurlar elinden bırakamamalı ama aynı zamanda insanlığa ve varoluşumuza dair yeni şeyler söyleyen bir derinliğe ve incelmiş bir dile sahip olmalı.

Kolay mı bunu yapmak?

Hiç değil.

Ama iyi sanat eserleri doğum sancısı çekmeden ortaya çıkmıyor ki.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s